Yardım - Arama - Üyeler - Takvim
Tam Forum Görünümü: Nihat Hatipoğlu Yazıları
Mynak.Com > Diğer > Dini Konular > Dini Hikayeler

a4h3
Sen onun kalbini mi yardın?


MEDİNE'ye dönen askerler Hz. Peygamber'in karşısındadır. Sevgili peygamberimiz son derece sinirlidir. Arkadaşları O'nu böyle görmeye pek alışık değillerdir. Ama o bir olaya odaklanmış, cevabını beklemektedir.

Olay önemlidir, çünkü Hz. Peygamber dönemindeki her olay ve O'nun her olaya karşı takındığı tavır, sonrakiler için bir ölçü oluşturacaktır. Bu yüzden hassas, onun için ısrarlı...

Karşısına aldığı delikanlı daha 18 yaşlarında. Belki biraz az, belki biraz fazla. O aslında yanlışlık yapanları karşısına koyup doğrudan hedef almazdı. O'nun tarzı değildi bu zira. Bir hata gördüğünde "Bazılarına ne oluyor ki, şöyle şöyle yapıyorlar" tarzında konuşurdu. Tenkidini genele yayar, olayları kişiselleştirmezdi. Ama bu sefer farklıydı ve yanlış yapanı karşısına almıştı. Üstelik bu delikanlı, O'nun çok sevdiği, canı kadar sevdiği bir delikanlı olan Hz. Zeyd'in oğlu Hz. Usame idi. Geleceği parlak, tanınan ve sevilen bir delikanlı.

* * *


Peygamberimizin tepkisini çeken olay şöyle gelişmişti:

Hz. Usame ve arkadaşları bir seferdeyken, düşmanla karşılaşırlar. Sürtüşme çıkar ve bu esnada Hz. Usame muhatabıyla boğuşmaya başlar. Rakibini yere düşürür ve tam kılıcını kaldırıp öldürmek üzereyken yerdeki kişi, "Eşhedü enlá ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü - Şahitlik ederim ki Allah birdir ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O'nun kulu ve elçisidir!" diye haykırır. Ancak Usame bunu duymazdan gelir ve onu öldürür. Yani bir açıdan, Müslümanlığını ilan etmiş olan birini öldürmüştür. Üstelik merhamet dileyen birinin feryadını da umursamamıştır.

Bugün, dünyadaki savaşların acımasızlığına, bırakınız nizami savaşları, işgal veya baskınlarda dahi ne denli acımasız olunduğuna bakılarak "Ne olur ki, savaşın mantığı içinde gerekeni yapmış" diyenler olabilir belki. Ama öyle değil. Çünkü Allah'ın Elçisi'ne göre bir sahabe, başkaları gibi olmamalıydı. Onun ilkeleri vardı. Merhamet sunan bir peygamberi tanıyordu. O'nun ve Kutsal Kitab'ın "Öldürmeyin, yaşatın; işkence etmeyin, bağışlayın; düşürmeyin, düşeni kaldırın; nefret ettirmeyin, sevdirin; zorlaştırmayın, kolaylaştırın; savaşta olsanız bile çocuk, kadın, ihtiyar, din adamı ve savaşa girmemişleri öldürmeyin; ot yakmayın; ağaç kesmeyin; anlaşma şansı tanımadan saldırmayın" dediğini iyi biliyordu. Onun bu yanlışlığı yapmaması gerekiyordu.

İşte Hz. Peygamber (SAV) bundan ötürü ona soruyordu. Eğer susmuş olsaydı, Zeyd'in oğlunun bu tavrını bir anlamda hoş karşılamış olacaktı. Bu yüzden Hz. Peygamber burada toleranssızdı. Şimdi sorguluyordu işte. Hem de en sevdiğinin oğlu olduğuna bakmadan. Hem de çok değer verdiği bir genç olduğuna hiç bakmadan!

Hz. Zeyd'in oğlu Usame huzurdadır, Peygamberimizin huzurunda. Soruyordu Hz. Peygamber:

"Sen 'Allah birdir' diyen birini mi öldürdün?"

Bunu ısrarla ve üst üste soruyordu.

"Sen, imanını ilan eden birini mi öldürdün?"

Zeyd'in oğlu sıkıntı içindedir. Kendini müdafaa etmeye başlar. Şöyle der:

"Ey Allah'ın Resulü! Ama o bunu korkudan söyledi. Öldürüleceğini anladığı için söyledi!"

Savunma böyleydi ama Merhamet Peygamberi'nin sorgu ve hiddeti dinmiyordu. Dönüyor ve Hz. Zeyd'in oğluna şu çarpıcı soruyu soruyordu. Sadece ona değil, bütün çağların insanlarına:

"Ne o, onun kalbini mi yardın? Nereden biliyorsun bunu? O halde kalbini yarsana ya!"

Peygamberimizin sözleri Medine atmosferinde yankı buluyordu.

Bugün bile o yankıyı içimizde hissediyoruz. Yani diyordu Peygamber, "Nereden biliyorsun? Yoksa niyet okumaya mı başladınız? Siz, niyet okumaya, insanların inancını tartmaya, Allah'ın bildiği sırrı bilmeye memur değilsiniz! Siz affetmeye, bağışlamaya, rahmet etmeye zorunlusunuz. İç álemlerin hesabı size değil, Yüce Allah'a aittir!"

Peygamberimiz bu cümleyi öylesine tekrar edecektir ki, Hz. Usame sonraları şöyle itiraf edecektir:

"Keşke o güne kadar değil de, ondan sonra Müslüman olmuş olsaydım ve bu ağır sorumluluk altında ezilmeseydim!"

* * *


Evet, bu bir itiraftı. Bu, mesajın en derinlere kadar işlendiğinin ilanıydı. Zeyd'in oğlu ve ötekiler sarsılıyorlardı. Derin bir korku ve pişmanlık içindeydiler. Savaşın da bir merhamet kapısına dönüşebileceğini, savaşta esas erdemin öldürmek değil, yaşatmak olduğunu anlıyorlardı.

Bugün çocuk öldürenlere, günahsızları parçalayanlara, bebek kurşunlayanlara ne güzel bir derstir bu! Keşke anlayabilseler.

Ama anlamak için önce inanmak, sonra da bilmek gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor. Ya bunlar yoksa? O zaman ne yapabilirsiniz ki?

Hz. Peygamber'in huzurundan çekilirken son cümle onları bulundukları yere mıhlayacaktı. Efendimiz hatları çok ağır çiziyordu:

"Bakalım, ahirette siz ve 'Allah birdir' cümlesi, ne yapacaksınız?"

Yeryüzünü saran acımasızlığa, aymazlığa ve cinayetlere ibret olacak bu ölümsüz dersi duyabilecek var mı acaba?

Nihat Hatipoğlu. Hürriyet Gazetesi 19.Ekim.2007, Cuma
a4h3
Ateş çukurunun kenarında mıyız?


Medine ziyaretçilerine ithafen

EY Allah'ın Resulü! Huzurundayım. Medine'deyim. Mezarını örten soğuk demirin içimi ısıttığı uzaklıktayım.


Ellerimi uzatsam mezarına dokunacağım, o kadar yakındayım. Seni örten toprağın ötesindeki Sen'i, görmek için önünden geçenlerin içindeyim. Kubbende, derinden derine duvarları okşayıp gelen salat ve selamın yankıları var. Benim de dudaklarımda; 'salat ve selam sana ey Nebi!' duası. Salat ve esenlik sana ey iki cihanın güzeli, ey Medine'nin gülü, ey sevgililer sevgilisi...

* * *


Huzurundayım. Şakaklarına birkaç gün içinde düşüveren akları sayıyorum. Sayıları belki 15-20. Şakaklarının, saçlarının aniden beyaza dönmesi ürkütüyor beni... Ağır geliyor bana. Soracak oluyorum: "Ey Resul! Ne oldu sana, neden birden saçlarına ak düştü" diye. Sadık dostun Hz. Ebu Bekir (r.a.)'e verdiğin o cevap aklıma geliveriyor. Derinden sarıyor beni. Ebu Bekir! Hud ve Vakıa sureleri ihtiyarlattı beni! Hiç eğri durmamış hiç eğilmemiş peygamberi birkaç günde ihtiyarlatan ayet "Ey Muhammed! Emir olunduğun gibi dosdoğru hareket et!" uyarısıydı. Sanki ayet diyordu ki, bilesin ki kimsenin ayrıcalığı yoktur, kurtuluş senedi imzalanmamıştır. Allah'ın Resulü olsan da çizginde aynen öyle dur, hiç değişme! Aksi takdirde ateş sana da dokunur. Hatırası bile sarsıyordu.

Huzurundayım. Tebuk yolculuğunda, dinlendiğin ağacın dibindeyim. Bir anne kuş telaş içinde, sağa sola dalıyor, bağrışıp duruyor. Hemen ayağa kalkıyorsun. Etrafa seslenip; kim bu anne kuşu tedirgin etti diye soruyorsun. Arkadaşların ellerinde tuttukları yavru kuşlarla yanına geliyorlar. Meğer ağacın tepesindeki yuvadan almışlar. Anne kuşun feryadı bunaymış. "Hiç oynaşıyoruz", diyorlar. Hemen yavruları yerine koyun, anne kuşu tedirgin ettiniz, üzdünüz diyorsun. Yavrular yuvasına konuncaya kadar kuş kadar hafif yüreğindeki tedirginliğin devam ediyor.

Ey Resul! Bizimse yüreğimiz taş kadar sert. Kaskatı kesilmiş. Baksan bize, tanıyamayacaksın. Sevdiklerin sadık dostlarına hiç benzetemeyeceksin. Evet, aynen böyle, hiç benzetemeyeceksin. Halbuki aynı Kuran'ı biz de okuyoruz, aynı sözleri biz de duyuyoruz. Sadece duyuyoruz! Duymak anlamak için yetmiyor! Kuran'ı açılmasın diye kılıfına koymuşuz. Evimizin en güzel yerine. Güzel hafızlarımızın okuyuşlarıyla da duygulanmışız belki ama o ayetler ne anlatıyor diye içine hiç bakmamışız. Kuran'ı Kerim'i baştan sona meal veya tefsiriyle okuyan kaçımız var ki!

Huzurundayım. Sağımda solumda benimle aynı dini taşıyan insanlarla beraberim. Ama aramızda sevgi, birlik, beraberlik, diğerkamlık, fedakarlık duyguları ne kadar da azalmış. Neden diye soracak oluyorum sana Ey Resul! Soruyorum da nerede yanlışlık yaptık, neden birbirimizin kuyusunu kazıyoruz. Birbirimize hoşgörü, merhamet, sevgi, tolerans göstermiyoruz. Neden geçeceğimiz yollara tuzaklar serpiştirmişiz. Neden coğrafyamız bir kin ve nefret tarlasına dönüşmüş, neden! Sanki derinden gelen bir ses senin şu mübarek sözlerini hatırlatıyor: "(Gerçek) Müslüman, diğer Müslümana eliyle ve diliyle zarar vermeyen kişidir." Hadisinde geçen Müslümanı gerçek diye diye paranteze hapsettim. Gerçek Müslüman! Dedim.

Öyle olmazsa, sanki kendimizi bir an İslam dairesi dışında bulacağız diye korktum. Ağır olurdu. Kaldıramazdık. Ya peki, biz ne oluyoruz o zaman. Sadece Müslüman mı acaba. Sadece kelimede, kimlikte, cümlede, harfte, satırda Müslüman. Öyle ya.

Hani Müslüman hırsızlık yapmazdı, hani yalan söylemezdi, hak yemezdi, hani zülmetmezdi, hani zina etmezdi, hani gıybet etmezdi, hani gereksiz yere ot bile koparmazdı, hani bir hayvanı susuz yemsiz bırakmazdı, hani kadın dövmezdi, hani engelliye engel olmazdı, hani düşeni kaldırırdı, hani alın terini fakirle paylaşırdı, hani komşusu aç iken tok yatmazdı, hani işçinin hakkını teri soğumadan verirdi, hani kahine, sihirbaz ve büyücüye gitmezdi, hani düşmanına bile merhamet ederdi, hani darda kalan borçlusuna zaman tanırdı, hani haram parayı kursağına koymazdı, hani zulme rıza göstermediği gibi zalim de olmazdı, hani zalimin yanında mazlumun hakkını arardı, hani herkes uykudayken sırf Allah için seherde namaza kalkardı, hani bölücülükten, fitneden, ayrımcılıktan başkasını damgalamaktan uzak dururdu... hani... hani... hani...! Nerede o Müslüman...

* * *


Huzurundayım. Yanında Hz. Ebubekir (ra) Hz. Ömer (ra) uzanıyorlar. İki sadık ve güzel dostunla dinleniyorsun. İki dostundan Hz. Ebubekir (ra) sadık olmanın, vefanın, diğerkamlığın sembolüydü. Diğer yanındaki Hz. Ömer (ra) ise adaletin, kılı kırk defa yarmanın, hassasiyetin, teraziyi sağlam tutmanın sembolüydü. Sadakat (güvenilirlik) ve adalet insanlık için olmazsa olmaz temel direkler. İki yanında onlar var. Bize ne de çok şey hatırlatıyorlar. Kaybettiklerimizi hatırlatıyorlar. Toprağa gömdüğümüz iki ölmezi hatırlatıyorlar. İç alemimize, dış alemimize bakınız. Ne kadar özlüyoruz değil mi?

Ey Resul! Aslında arz edecek o kadar çok şey var ki! İtiraf edecek o kadar günahımız hatamız, sıkıntımız var ki! Biliyorum buyuracaksın ki itiraf ve tövbe, pişmanlık ve yönelmeler kula değil Yüce Allah'adır. Bizimki halimizi arz etmektir. İslam'da günahlar kula değil Allah'a affettirilir. Biliyorum. Belki binlerce dertten sadece birkaçıyla huzurundaydım. Şimdi ayrılıyorum. Şimdilik ayrılıyorum. Ayrılırken o huzur veren misk kokan güzelim mezarından, başı eğik bir şekilde birden Hz. Mevláná'nın sözleri içime geliyor. Sonra dudaklarıma. Mırıldanıyorum.

Pişmanlık ateşiyle dolu bir gönülle ve nemli gözlerle dua ve tövbe et. Zira çiçekler, güneşli ve ıslak yerlerde açar.

Nihat Hatipoğlu - Hürriyet Gazetesi 7.Aralık.2007, Cuma
a4h3
Bari sen ağlama çocuk!


ANKARA’dayım. Gecenin geç saatleri. Kitap okuyorum. Dışarıda bir tıkırtı. Pencereye yöneldim. Dışarıda çöp yığınları. Henüz çöp arabası gelmemiş. Birazdan gelecek.

Başına, iğreti bir paltonun kapüşonunu geçirmiş bir kadın. Elli yaşlarının altında değil. Çöpü karıştırıyor. Anladım ki bir şeyler arıyor. Dikkat ettim, mukavva kutuları ve gazete káğıtlarını topluyor. Orada bir çuval, var ona istifliyor. Belli ki utanıyor. Sağına soluna bakınıyor. Pek alışkın değil yaptığı işe. Belki de kimse görmesin diye o saatleri seçmiş.

* * *


Pencereyi açıp konuşmak istedim. En azından bir şeyler verebileyim diye. Son anda vazgeçtim. Kendini gizlemeye çalışan bu hanımefendinin, bu asil kadının sırrını deşifre etmekten utandım. Geri çekildim. Sandalyeye çöktüm. Bir daha bakmadım. Sonra ne yaptı bilmiyorum. Bilmek istemedim, görmek istemedim. Muhtemel ki çuvalı sırtlayıp karanlıkta kaybolmuştur. Geldiği yere, gidemediğimiz o yere gitmiştir.

Acaba gittiği yerde ne vardı? Üşüyen çocuklar mı, soğuk bir oda mı, sobada tutuşacak kutunun ısısında ayaklarını ısıtacak yavrular mı? Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Sadece utandığımı, sıkıldığımı, çaresizce göğe baktığımı hatırlıyorum.

Simit satan çocukları gördüğümde hep içim yanmıştır. Erken yaşta yüzlerine çizgi değmiş çocukları gördüğümde çocukluğunu yaşayamayan bu yavrulara gıpta etmişimdir. Sorumluluklarına, insanlıklarına. Ama aynı zamanda utanmışımdır, onların bu yükü taşıma zorunda oluşlarına. Yükün ağırlığını, sırtımda hissetmişimdir. Öğrencilik yıllarımda "elleri soğuktan büzülmüş/gözyaşları yanaklarında donmuş/saçlarını rüzgára kaptırmış çocuk" dizelerini kaleme aldığım mahalli gazetedeki dünyamdan bugüne ne değişti ki!

Ya patronundan tokat yiyen çırak! Belki eğitimden uzak kalmanın ilk gerçek tokadını o gün hisseden çocuğun yüreğinde, darmadağın olan oyuncaklarını ne kadar tamir edebiliriz ki! Keşke demişimdir, suratımı uzatabilseydim o tokada. Çocuk yiyeceğine o tokadı, keşke onun yerine benim yüzüm yansaydı. Senden de utanıyorum çocuk. Hayata erken başlayan, eksi başlayan, eksik başlayan çocuk. Sen bizi affeder misin bilmiyorum, ama biz kendimizi hiç affetmeyeceğiz.

Ya, savaşan dünyanın mazlum çocukları. Patlayan bombaların, mayınların, patlamamış roketlerin ciddiyetini anlayamadan, onları oyuncaktan ayıramadan bu dünyadan ayrılan çocuklar... Çocukluğunu yaşayamadan, çocukların cennetine misafir olan çocuklar... Hz. İbrahim’in, Hz. Peygamber’in misafiri olurlarmış o çocuklar. Öyle olacaklarmış. Tek tesellimiz bu ya! Biliyorum, kırdığımız oyuncaklarını orada sapasağlam bulacaklar. Bir daha hiç kırılmayacak oyuncakları, hiç. Doğru, bari siz ağlamayın, bari siz ağlatmayın.

* * *


Güzel bir vitrin. Hayli para harcanmış. Vitrinin hemen önünde, dışarıya bakan kenarında yemeğimizi bekliyoruz. Yeni lokantalar sokakla iç içe ya. Daha da bir reklam kokuyor. Biraz sonra nefis kokan bir kebap. Görüntüsü kokusundan daha güzel. İştah açıcı. Elimde çatalım. Yiyeceğim. Gözüm bir an sokağa kaydı. Yarım metre önümden geçerken, önümdeki yemeğe gülümseyen, iştahla bakan bir çocuk.

Belli ki okuldan eve dönüyor. Okul dönüşü. Belli ki karnı aç. Çocuk gitti. Ama gözleri orada kaldı. Vitrinde. Camda. Taa içimde. Yapabildiğim tek şey ayağa kalkmaktı. Kalktım. Tabağımı daha içerideki masaya taşıdım. Sonra yemeğimi yedim. Yemek denebilirse tabii. Senden de özür diliyorum çocuk. Senden de. Sana da mahcubum.

* * *


Tam bir çapraz değil mi? Hislerimizin dibe vurduğu anlardır bunlar. Med ve cezir depremlerinin çalkaladığı bir anafor sanki. En daraldığım bu yerde sevgi sultanının, peygamberimin Medine’sine atıyorum kendimi. Orada bulduğum teselli, ancak gece yarısı mukavva toplayan kadının depreminden, şokundan bir an alıyor beni. Efendimiz (SAV) namaz kılıyor. Cemaat arkasında. O gün namazda uzun sure okuyacak. Niyeti böyle. Derken birden bir çocuk ağlaması. Kesilmiyor.

Hazreti Peygamber (SAV) namazı kısa surelerle kıldırıyor. Selam veriyor. "Ağlayan çocuğa derman olun" buyuruyor. Sahabe, "Neden kısa süre okudunuz?" dediklerinde şu cevabı veriyor: "Çocuğun ağladığını görünce anladım ki annesi de bizimle namaz kılıyor. Anne üzülmesin diye." Çocuk daha çok ağlamasın diye. İşte bunun için kısa süre okumuş sevgili Peygamberim (SAV). Bir tek teselli, Sen’i ve Sen’in bize tebliğ ettiğin Kuran’ı doğru anlamakta kaldı efendim. Belki dünya çocuklarının, tüm çocukların gözyaşlarını o zaman dindiririz.

Nihat Hatipoğlu - Hürriyet Gazetesi 16.Kasım.2007, Cuma
a4h3
Eşinize Sırrınızı Fısıldayın!


EŞ bazen babadan ve anneden daha yakındır. Öyle değil mi? Kişi eşine söylediği, fısıldadığı bazı sırlarını anne ve baba ile paylaşamayabilir.

Kur'an-ı Kerim bu gerçeği çok manidar bir tanımla hayatımız katar. Ayet-i kerime, "Karı ve koca birbirlerine örtüdürler" der. Ayet şöyledir: "Onlar (kadınlar) size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz!" (Bakara 187).

Ayet çok zarif bir ifadeyle, karı koca arasındaki ilişkinin karakterini ortaya koyar. Elbise ve örtü nasıl soğuk ve sıcaktan korur, sırları ve kusurları örterse, eşler de aynen böyle olmalılar. Örtü geceyi simgeler. Birbirinizin sırrını, ayıbını, açığını deşifre etmeyin, aksine birbirinizi gece karanlığı gibi örtün anlamını da çıkarma imkánı bulabiliriz.

* * *


Dinimiz bizden bunu istiyor. Ama biz bu konuları da magazinleştirmekten, aile sırlarımızı, ilişkimizi uluorta tartışmaktan uzak durmuyoruz. En mahrem bilgileri, olayları, sırları, ekranlarda, sokaklarda, her türlü sohbet ortamında konuşmaya başlıyoruz. Hatta insanların bir kısmı boşandıkları eşlerinin mahrem görüntülerini internet ortamında yayınlamaktan sakınmıyorlar. Korkunç bir tatminsizlik, hazımsızlık ve dağılmışlık değil mi?

* * *


Sosyolog ve psikologların işin bu boyutu üzerinde durmaları, olgun tahlillerde bulunmaları gerekiyor. Tabii ya, bunu sağlıklı bir kişilikle izah imkánı var mı? Bu yaşananlar birer vicdani travma değil mi? Bizler ise bu yaşananları tedavi edecek noktada mıyız, yoksa yeni olayların, tecrübelerin deşifre edilmesine katkıda bulunacak yerde miyiz?

Peygamberimiz (SAV) erdemden en uzak erkeği tarif ederken; geceleyin eşiyle arasında geçeni -sırları-, sabahleyin arkadaşlarıyla paylaşan kişi olarak tanımlar.

Eşler birbirlerini sevmeli, korumalı ve sahiplenmeliler. Hiçbir evlilik kuşku ve korku üzerine kurulmaz. Hele matematiksel hesaplar üzerine hiç kurulmaz. Yarın ne olacak, eşim benim şu eksiğimi yarın bana karşı kullanır mı diye başlayan bir evlilik aslında hiç başlamamış sayılır. Tam aksine erkek kadının, kadın erkeğin; izzet, namus, kişilik, karakter, sevecenlik, vefa, saygı, sevgi, doğruluk, şeffaflık ve merhametinden en ufak bir kuşku duymamalıdır. Böyle bir kuşku varsa, belki o evlilik hiç olmamalıdır. Olsa bile, devam etmesi mümkün değildir.

Eşinizi önemseyin. Onu sevin. Ona güvenin. Onunla sırrınızı paylaşın. Vereceğiniz bir gül, ucuz ama manidar bir ufak yüzüğün eşinizin yüzünde meydana getireceği tebessüm az mı önemli? Bazen eşimizle beraber sofrayı kaldırmak veya küçük bir hizmeti onunla paylaşıp yükünü hafifleştirmek kötü mü?

* * *


Peygamberimiz (SAV); elbisesini yamalar, içeceği suyu kendisi alır, eşine yardım ederdi. Onları dinler, bazen en zor kararlarda onlara danışırdı. Gece namazına kalktığında eşini de uyandırır, "Hadi yüce Allah'a yönelelim!" derdi. Bazı hatalarını görmezden gelir, sinirli hallerini sinesine çekerdi. Tebessümünü esirgemezdi. "En iyiniz, eşine en merhametli ve iyi ahlaklı olanınızdır" derdi.

Ne dersiniz? Şöyle diyebilir miyiz? Birbirini zorlayan, boşanmak için bahaneler arayan, birbirine güvenmeyen çiftler ancak sağlam bir eğitim, inanç, hoşgörü ve güvenle yaralarına çözüm bulabilirler.

Nihat Hatipoğlu - Hürriyet Gazetesi 02.Kasım.2007, Cuma
a4h3
Biz Hz. Nuh’un gemisinde, insanlar tufanda mı?


GÜNAHLARIMIZI görmek istemeyiz. Günahlarımız gündeme geldiğinde, başkalarının günahlarından bahsetmek daha da hoşumuza gider.

Aynı günahı işliyor olsak da onlardan dem vurmayız. Başkasının hata ve günahı daha caziptir her zaman. Bahsedilmek anlamında.

Cennete bakışımız da bundan farklı değildir. Cenneti kendimize yakın, başkasına uzak görürüz. Ben cennete girmesem kim girer ki? Kalbim son derece temiz. İyi bir yürek taşıyorum. İçimde hiçbir kötülük yok. Böyle deriz. Böyle teselli buluruz.

Cehennemi de kendimize hiç yakıştıramayız, kondurmayız. Cehenneme girecek bunca günahkár varken bizim orada ne işimiz var? Zaten yanacak bu kadar insan varken bize yer de kalmayacaktır belki. Öyle deriz teselli bu ya.

* * *


İman konusunda da tavrımız aynıdır. Ben tam müminim, sağlam bir imana sahibim, kamil bir müminim, deriz. Demesek de, dinde zafiyeti olan birini gördüğümüzde içimizden böyle geçer. Allah'a hamd ederiz öyle olmadığımız için. İşte özellikle bu noktanın insaflıca sorgulanması gerektiğine inanıyorum. Zira yukarıdaki, "günah, cennet, cehennem ve iman" ile ilgili tespitlerimiz; iman noktasındaki aşırı rahatlığımızdan, iman ettim demekle her şeyin bittiğini sanmamızdan ve insanları küçümsememizden kaynaklanmaktadır.

İnsanların imanlarına göre kategorize edilmesi; mümin, münafık, müşrik gibi vasıfların sayılması normaldir. Bu türden farklı inançlara sahip kişilerin her birinin ahiretteki durumlarını, neyi hak ettiklerini dini yönden söylemek de sakıncalı olmasa gerek. Ama, filanca az mümin, ben ise tam müminim, ondan daha müminim, çok takva sahibiyim gibi hüküm ifade eden tespitler! İşte tehlikeli olan budur. Bu bize hak etmediğimiz bir rahatlığı verirken, başkasını da iman dairesi dışında tutma hatasına itebilir.

İhtiyatlı davranılması gereken kırmızı çizgi bu olmalıdır. Çünkü böyle haksız bir hüküm, muhataplarımızı dinden ve dine ait bütün güzelliklerden uzaklara itebilmektedir. Veya dini temsil ettiğini zanneden birilerinin duyguları, tarzı, hitap şekli, iğnelemesi, toleranssızlığı din hakkında haksız bir karalamanın ve önyargının da yolunu açmaktadır. Nitekim bu tür konuşmalardan, cümlelerden, sohbetlerden, yazı veya vaazlardan dolayı dinden soğudum diyen insan sayısı az mı?

Onlar sorumlu da, onları bu noktaya getirenlerin hiç mi günahı yok? Bu korkunç bir vebaldir. Kimse bunun altına giremez ve girme hakkına sahip de değildir. Çünkü kimse tek başına dini temsil edemez. Belki iyi mümin, hayırlı bir Müslüman, örnek bir şahsiyet olmaya gayret edebilir. Bu kadar. Ötesi yok.

İmanı tartan bir terazi yoktur. Müslümanım diyene, hayır değilsin diyemeyiz. Belki, madem ki Müslümansın, dine aykırı şeyler söylememen ve yapmaman gerekir diyebiliriz. Ama elimizdeki değnekle imanı az veya çok olanları sıralayamayız. Hazreti Ömer'in torunu Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz (vefat 720) İslam'a giren gayrimüslimlerden vergi alınmaması kararını verince, Hıristiyanlar kafileler halinde İslam'a girdiler.

Valiler, hazineye akan vergi gelirinin azaldığını görünce Ömer bin Abdulaziz'e haber gönderip dine girişlerin vergiden kurtulmak amacını taşıdığını, birçok Hıristiyan'ın sünnet bile olmadıklarını şikáyet ettiler. Adil halife, valilerine gönderdiği cevabında unutulmayacak bir ders vermiştir: "Allah, Hazreti Muhammed'i (SAV) İslam'a davet etmek için gönderdi. Sünnetçi olarak değil." İşte bazen bizim yaptığımız budur. İman ile sünnet arasındaki dengeyi koruyamamak. (Tabii ki, bu satırlardan sünnet olma geleneğinin basite indirgenmesi anlaşılmamalıdır.)

Medine'de vefat eden büyük sahabi Osman bin Maz'un (RA) öylesine bir mistik hayata dalmıştı ki, evini terk etmiş, ruhbanlığa özenerek topladığı arkadaş grubuyla şu kararları almıştı. Bekár olanlar evlenmeyecekler, gecelerin tümünü namaza, gündüzlerin tümünü oruca ayıracaklar. Hazreti Peygamber (SAV) sakin, sevecen ama ders veren bir konuşma ile bu arkadaşlarını normal bir hayatın içine çeker. (Osman bin Maz'un (RA) olayının üzerinde ileride uzunca durmak lazım. Ama bu yazımızda Hazret Osman bin Maz'un olayında çıkan mesajı iletmek istiyoruz.)

Günün birinde Hz. Osman bin Maz'un vefat eder. Bütün Medine'yi hüzün basar. Hazreti Peygamber (SAV) de çok üzgündür. Peygamberimiz bir ara eşi için ağlayan Ümmi A'la'nın (RAH) şöyle dediğini duyar: "O artık bir kuş gibi cennettedir. Mübarek olsun." İşte bu bir hüküm cümlesiydi. Bunu duyunca Peygamberimiz (SAV) hemen döner ve ikaz eder: "Sen nereden biliyorsun onun cennete uçup gittiğini? Vallahi ben bile Osman'ın nereye gittiğini bilemem. Ben bile bana ve size ne yapılacağını bilemem."

* * *


Peygamberimizin "kardeşim" dediği birisi hakkındaki bu ikazı ders verme amacı taşımaktadır. Kendini sorgulamadan, başkasının cehenneme biletini almaya çok meraklılara ders vericidir. Evet kendimizi Hazreti Nuh'un (AS) gemisinde, diğer bütün insanları ise tufanda görmenin kimseye faydası yoktur. Çünkü ne cennet bize bir adım kadar yakındır, ne de cehennem bize asırlar kadar uzaktır.

Yani kimse cenneti mezarında hazır beklemesin. Övünüp durmasın. Kimse de kendini cehennemin odunu görmesin. Çünkü kalplerin anahtarı, Yüce Allah'ın elindedir. Bizim hiç gibi gördüğümüz, Allah'ın katında çok kıymetli olabilir. Bizim büyük gördüğümüz ise Allah katında hiç olabilir. Sağlam ve samimi bir iman ve bu imanı güçlendirecek doğru ibadet. Formül bu işte.

Nihat Hatipoğlu - Hürriyet Gazetesi 23.Kasım.2007, Cuma
a4h3
Günahları örtün ki Allah da örtsün!


HANGİMİZİN günahı yok ki? Hangimiz melek kadar temiz, saf ve berrağız. Hiçbirimiz. Her birimizin kendimize göre bir günahı vardır.

Kimimiz gıybet etmişizdir, kimimiz hak yemişiz, kimimiz haram kazanıp haram tüketmişiz, kimimiz komşumuzu rahatsız etmişiz, kimimiz daha başka günahlar işlemişizdir. En azından kalbimizle bile olsa günah işlemişizdir. Kötülük düşünüp kalbimize leke sıçratmışızdır.

Bu günahlardan hangisinden tövbe ettik veya tövbe ettiğimiz hangi günahımız bağışlandı. Bilmiyoruz. Yüce Allah bizim hakkımızda nasıl bir karar verecek, bunu da hiçbirimiz bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, Allah’ın rahmetinden ümit kesemeyeceğimizdir. Çünkü ümitsiz insan imanını da yitirebilir. Yaşama sevincini, direncini kaybeder.

* * *


Son zamanlarda günah ve hata arama timleri kurduk sanki. Birbirimizin günahlarını dedektörle aramaya başladık. Aslında olması gereken bu değildir. Belki tam zıttı. Bizler kendi hatalarımızı görmeliyiz. Başkalarından önce kendimize bakmalıyız. İyilikte kendimizden daha üstte olanları, daha fazla iyilik yapanları görmeliyiz. Kötülük ve günahta ise kendimizden daha az günahkár olanlara bakmalıyız. Kendimizi herkesten daha günahkár görmeliyiz. Büyük insanlar hep böyle yapmışlar. Çağımızda işlediğimiz en büyük günahlardan birisi de kötülükleri ve günahları teşhir hastalığımızdır. Her gün televizyonlarda, dost sohbetlerinde bunun binlerce örneğini görebilmekteyiz. Maalesef en nezih ve özel toplantılarda bile insanları günah ve hatalarından dolayı fişleyebiliyoruz. Bundan da zaman zaman haz alıyoruz. Düşmüş olanı vurunca, yarın bizim de düşebileceğimizi hesaplamıyoruz.

Rabbimiz gizli ve açık her türlü günahı yasaklıyor (Enam 6/151). Ama günah işleyebileceğimizi de belirtiyor (Nisa 4/17). İnsanız. Hata edebiliriz. Ama bu hata ve günahları ilan etmemeliyiz. Günahımıza şahitler tutmamalıyız. Tek şahidimiz Rabbimiz olmalıdır. Ona yönelmeliyiz. Ondan gizli kalacak hiçbir gizli yoktur. Zira acılar paylaşılarak azalır belki ama günahlar paylaşılarak affettirilmez. Günahların açıkça söylenmesi, günaha karşı olması gereken direnci kırar. Onun için örtülü kalmalı. Allah perdeyi kaldırmadıkça kişi perdeyi kaldırmamalıdır. Günahını böbürlenerek anlatan günahının cezasını katmerleştirir.

Yüce Allah, bütün Müslümanların günahlarını bağışladığı halde günahlarını ortalığa yayanları affetmez. Peygamberimiz günahını açığa vuranı ikaz eder ve şöyle buyurur: Adamın biri gece kötü bir iş yapar. Yüce Allah o kişinin suçunu örter. Fakat o kimse sabah olunca rastladığı kişiye ben dün gece şöyle şöyle günah işledim, der. Allah da geceleyin örttüğü bu suçu ortaya saçar. Açığa çıkarır. Artık bu gizli günah açıkça işlenmiş hale gelir.

Peygamberimiz yanında yetişmiş olan dostları bu hususlarda çok hassaslardı. Bir gün Abdullah bin Mesud’a (RA) bir adam getirilir. Şu adama bakar mısın! Sakalından şarap damlıyor. Bu adama ceza verir misin, derler. Eskiden gayrimüslim bir deve çobanı olan ama sonraları Hz. Peygamber’in eğitiminden geçip Müslüman olan bu zarif sahabi, tam bir zarafet ve insanlık dersi verir. Peygamberimizin kusur, ayıp ve günahları araştırmayı yasakladığını hatırlatır. Sonra da kendiliğinden ortaya çıkan kusur ve ayıpların yargılanacağını ekler. İslam dinini; şiddet, terör, toleranssızlık ve merhametsizlikle eş olarak takdim eden art niyetlilerin veya bu din adına konuştuğunu zanneden sözde hocaların(!) elinden ancak Peygamber (SAV) döneminin temiz hassasiyetiyle kurtarabiliriz. Katışıksız, sadece vahye dayanan, radikallikten uzak, dini Allah için ve insanlık için yaşamakla özetleyebilecek Peygamber (SAV) dönemi.

Başkasının mahrem hayatına girilmemelidir. Aile mahremiyeti korunmalıdır. Bu mahremiyete sadakat göstermeyecek kadar ucuzlaşmış olanlara imkán verilmemelidir. Hz. Peygamber (SAV); başkasının konuştuklarını onlardan habersiz dinlemeyin. Onların ayıplarını araştırmayın, gizli hallerini ortaya çıkararak onların ahlakını zedelemeyin, buyuruyorlar. Hatta çıtayı yukarı doğru taşıyarak şu tehlikeyi işaret ediyor: Kim bir Müslüman’ın ayıplarını araştırırsa Allah da onun ayıplarını araştırır (ortaya çıkarır). Allah kimin ayıbını araştırırsa, onun herkesten gizli gözden uzakta yapmaya çalıştığı kusur ve ayıbını ortaya çıkarır ve onu herkese rezil eder.

Özel hayatın dokunulmazlığı olmalıdır. Yasal gereksinim ve insanlığa zararlı bir unsur içermedikçe kişilerin içyüzü ortaya saçılmamalıdır. Şeref ve onur korunmalıdır. Hz. Peygamber (SAV); kim bir Müslüman’ın kusurlarını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun kusurlarını örter. Kişi kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah da o kuluna yardım eder, buyurur. Peygamberimiz (SAV); namus ve iffeti örtün, kim bunu zedelerse Allah da onu zedeler, ikazını yaparak hálá bu hastalığını tedavi edemeyenlere karşı ayrı bir caydırıcılık yöntemini kullanır. Zarar verirsen zarar görürsün. Ama erdemli tavır, zarar görürüm korkusuyla değil, insani duygulardan dolayı insanları hoş görüp affetmektir.

* * *


Belki en zor günde, mahşerde Allah’ın huzurunda günahlarımız birbiri ardınca ortaya döküldüğünde yaşayacağımız şu manzara bize örnek olur: Kıyamet günü Yüce Allah, mümin kulunu hesaba çeker. Onu kendine hiç kimsenin görmeyeceği, duymayacağı şekilde yaklaştırır ve şu günahını hatırlıyor musun diye sorar. Kul hepsini itiraf eder, her şeyin bittiğini zanneder. Tam o esnada Yüce Allah, günahlarını dünyada halktan gizlemiştim, şimdi de o günahları bağışlıyorum, buyurur.

Evet. Günahları, kaçamakları itiraf etmek erdem değildir. Allah örttüyse örtelim. Ama bilelim ki bu rahmet, yani Yüce Allah’ın günahları örtmesi bize günah işleme hakkını ve haklılığını vermez.

Hürriyet - 04 Ocak 2008
a4h3
Muhteşem yürüyüş: Hicret



MEKKE’de çember daralıyordu. İlk Müslümanlar dayanılmaz bir zulmün kavşağındaydılar. Hz. Yasir ve Hz. Sümeyye gibi mazlumlar hunharca öldürülüyorlardı.

Hz. Sümeyye ilk kadın şehit olarak tarihe geçecekti. Hz. Ömer gibi zincire gelmez delikanlılar, Mekke sokaklarında müşrik aristokratlarla göğüs göğüse mücadeleye girişiyorlardı. Müslümanların evleri basılıyor, mallarına el konuluyordu.

Daha düne kadar kendi öz kızlarını diri diri toprağa gömen bu karanlık zihniyet, Müslümanlara hayat hakkı tanımıyordu. Ya Muhammed (SAV) susacak veya hepsi kılıçtan geçirilecekti. Hesap böyleydi, ama Muhammed (SAV) susmadı. Mekke’den de kaçmadı. Aksine direndi. Hesaplarına gelmeyen ayetleri okumaya devam etti. Karanlığa, teröre, cinayete ve aymazlığa karşı bir özgürlük kapısı açmaya çabaladı. Açtı da...

Köle Bilal (RA), siyahi eski köle Müslüman oldu. Ebu Fukayhe (RA), kadın sahabi Zinnire (RA), Amir bin Füheyre (RA) gibi birçok köle, zalim diktatörlere karşı özgürlüklerini ilan ettiler. Tabii ki karşılığında ancak toleranssızlık, acı ve işkence gördüler. Hz. Peygamber dönemindeki köleler İslam’la hürriyetlerine kavuştuktan sonra ne antik Yunan’daki meşhur demagog Pzistrat gibi, ne de Trakyalı köle Spartaküs gibi kan ve intikam devşirdiler. Sevgiden başka, aftan başka hiçbir şey sunmadılar.

* * *


Hz. Peygamber (SAV) bu dönem içinde iman edenleri peyderpey Mekke’den tahliye etti. Kimi Habeşistan’a, kimi de Medine’ye. Mekke boşalıyordu. Hz. Peygamber (SAV) ise hicret için bekliyordu. Her peygamberin hayatında hicret vardır, ama peygamberler izinsiz hicret edemezlerdi. İzinsiz hicret eden Hz. Yunus (AS) gibileri de Allah tarafından cezalandırılmışlardır.

Nihayet bir gün Medine için izin çıktı. O gün Hz. Peygamber (SAV) sessizce Hz. Ebu Bekir’in evine gelmiş ve fısıltı halinde konuşarak, "Ebu Bekir hicret var" buyurmuştu. Dostundan hiç ayrılmayan Hz. Ebu Bekir (RA) heyecan içinde, "Ben de var mıyım seninle" diye sorunca, "Evet yol arkadaşım sensin" cevabını verdi. Henüz evlenmemiş ve o dönemde 17 yaşlarında olan Hz. Aişe (RA) o anı anlatırken, "Babam sevinçten ağlamaya başladı. Bir insanın sevinçten ağladığını ilk kez görmüştüm" diyecektir.

Hz. Peygamber (SAV) yanındaki bütün emanetleri -altın, gümüş ve kıymetli taşları- tek tek torbalara koyup Hz. Ali’ye (RA) teslim etti: Bu emanetler Hz. Peygamber’i (SAV) öldürmek için suikast hazırlığında olan Mekkelilere aitti. Hem en kıymetli eşyalarını O’na (SAV) teslim edecek kadar güvenecekler, hem de öldürmeye çalışacaklar! Ne kadar garip değil mi? İyi biliyorlardı ki Hz. Muhammed’e (SAV) verilen emanet kaybolmaz, zarar da görmez. Zira hiçbir hırsız ve çapulcu O’nun (SAV) evine girmez.

Hz. Peygamber (SAV) bir pazartesi günü yanına sadık dostu Hz. Ebu Bekir’i (RA) alarak yola çıktı. Üç gün Sevr mağarasında gizlendiler. Mağaranın kıyısına kadar gelen Mekkelilerden O’nu (SAV) ve dostunu Yüce Rabbimiz koruyacaktı. Sonradan, kendilerine yol gösterecek bir gayrimüslimi -Abdullah bin Uraykıt’ı- ücretle tutup yola koyuldular.

Yolda, Ümmü Mabed denilen bir kadının yoksulluk ve çaresizlik kokan çadırının yanından geçtiler. Su veya süt istediler. Süt vermeyen bir koyundan başka bir şeyi yoktu Ümmü Mabed’in. Hz. Peygamber (SAV) koyunu sağalım dediğinde, Ümmü Mabed, "Ama o sütten kesildi" cevabını verdi. Hz. Peygamber (SAV), "Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla" diyerek koyunu sağmaya başladı. Süt vermez koyun, onlarca kişiye yetecek süt veriyordu. Ümmü Mabed’de şaşkınlık, Hz. Ebu Bekir’de (RA) tebessüm. Ümmü Mabed’in bu çadırı sonraları hicret edenler için bir istasyon olacaktır. Dinlenip hatıraların tazelendiği bir istasyon.

Yüzlerce kişi onları arıyordu. Başlarına konulan 100’er deveyi alabilmek için. Nihayet Mekke’nin meşhur pehlivanı Süraka onlara ulaştı. Acımasız bir silahşor. Arkadan Süraka’nın hızla yaklaştığını gördükçe endişelenen Hz. Ebu Bekir’e (RA) Peygamberimiz (SAV) çok rahat bir şekilde, "Ebu Bekir önüne bak ve yürü" diyordu.

Hışımla önlerini kesen Süraka, Efendimize karşı hamle yaptığında o ana kadar yerinde sayan çölün kumları, Süraka’yı ve atını içine çekmeye başladı. Çabaladıkça batan Süraka, "Tamam Muhammed (SAV)! Ben sizi görmedim. Vallahi Kureyş’e dönüp sizi görmediğimi söyleyeceğim. Allah’a dua et, kumlar bıraksın beni" diye yalvarmaya başladı. Efendimiz dua edince kumlar çekildi. Süraka kurtuldu. Biraz önce öldürmek için gelen Süraka, iman edip dönecekti. Tam bir mümin olarak yaşayacaktı hayatının sonuna kadar.

* * *


Medine’ye bir pazartesi ulaştılar. Gariptir; pazartesi günü doğdu ve pazartesi günü vefat etti. Medine’nin insanı yollara dökülmüş O’nu bekliyordu. Küçük kızlar, Mekke’de yaşıtlarını diri diri toprağa gömülmekten kurtaran bu güzel insana sevgiyle bakıyor ve "Seni seviyoruz" diyorlardı. O da "Vallahi ben de sizi seviyorum" diyordu. Medinelilerin dilinde o meşhur "taleal bedru aleyna (ay doğdu üzerimize)" şiirinin dizeleri sokak sokak yankılanıyordu.

Hicret tabii ki bir yazıda ele alınamayacak kadar çok yönlü ve zengin bir harekettir. Hicret, kaçış değil, yeni zemin yoklamadır. Dini, Mekke’nin dağlarından kurtarıp dünyaya açacak bir yürüyüştür. İnsanı medenileştirmedir. Başka bir bakışla, Medinelileştirmedir, yani şehirlileştirmedir. Sonraları bu hadise Hz. Ömer (RA) tarafından İslami (hicri) takvimin başı kabul edilmiştir.

Tarihin en büyük muhacirine sonsuz salat ve selam olsun.

Hürriyet - 11 Ocak 2008
a4h3
Peygamberimizin müjdeleyen bir rüyası


SEVGİLİ Peygamberimiz, bütün yeryüzüne gönderilmişti. Onun daveti bir ırka, millete, kavme veya yöreye değil, bütün insanlığadır. Onun için Kuran-ı Kerim’de "Ey Araplar!" tarzında bir çağrı cümlesi bulamazsınız. Kuran’daki bütün hitaplar, "Ey insanlar, ey iman edenler" şeklinde geneli kuşatır.

Kuran-ı Kerim, Hz. Peygamber’in misyonunu, "Seni bütün insanlığa müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik" (Bakara 19, Sebe 28, Fatır 24, İsra 105, Furkan 56, Ahzab 45, Fetih 8) cümlesiyle duyurmuştu. Halbuki kendisinden önce gelen peygamberler belli bir ırka, bölgeye veya kavme indirildi.

İşte bu Peygamber (SAV), bütün çabasını insanlığın hidayetine yönlendirdi. Önce imanı öğretti. Allah’a imana ve itaate çağırdı. Sonra Yüce Rabb’e ibadet etmeye, kötülüklerden vazgeçmeye, ahlaki zafiyetleri ıslah etmeye, erdemli tavırlarda bulunmaya davet etti. Bazen konuşarak, bazen konuşturarak, bazen bakarak, sadece lisanı haliyle (duruşuyla), bazen de ikna etmenin en güzel yöntemlerini kullanarak bunu sağlamaya çalıştı.

* * *


Bu anlamda Efendimizin gördüğü ve aktardığı bazı rüyalar da önemli yer tutar. O, gördüğü rüyaları paylaşır, sonra da yorumlardı. O’nun gördüğü rüyalar, apaçık ve müjde dolu rüyalardı. İnsanları bağlardı. Çünkü peygamberlerin rüyaları da bir anlamda vahyin bir parçasıdır.

İşte bu yazımızda, toplumu ıslah etmek için büyük çabalar gösteren Peygamberimizin müjde ve umut dolu rüyalarından birine yer vereceğiz. Efendimiz (SAV) buyuruyor:

Dün gece acayip bir rüya gördüm: Ölüm meleği, ümmetimden birinin canını almaya geldi, ana-babasına iyiliği onu çevirdi.

Ümmetimden birini kabir azabı ona açılmışken gördüm. Abdesti geldi, onu bundan kurtardı.

Yine birini şeytan korkutuyordu, zikri geldi, aralarına engel oldu.

Ümmetimden birini gördüm; susuzluktan dili dışarı çıkmış, havza ne zaman gelse men ediliyordu. Orucu geldi, onu suladı.

Ümmetimden birini gördüm; azap melekleri korkutuyordu. Namazı geldi, ellerinden kurtardı.

Ümmetinden birini gördüm; nebiler halka halka oturmuşlardı. Onlara yaklaşmak isteyince kovuluyordu. Gusül abdesti geldi, elinden tuttu. Onu benim yanıma oturttu.

Yine ümmetimden birini gördüm; onun arkası, sağı, solu, üstü, altı karanlık idi. O ise şaşkın halde idi. Haccı ve umresi geldi, onu karanlıklardan çıkardı, nura girdirdi.

Ümmetimden birini gördüm; müminlerle konuşuyor, fakat müminler onunla konuşmuyorlardı. Sıla-i rahim (akrabalarıyla ilgilenmesi) geldi, "Ey müminlerin topluluğu! Onunla konuşun" dedi. Konuştular.

Ümmetimden birini gördüm; ateşin hücumunda kalmıştı. Alev yüzünden eline geliyordu. Sadakası geldi; yüzüne perde, başına gölge oldu.

Ümmetimden birini gördüm; cehennem melekleri onu yakalamış. Emr-i bil-maruf, nehy-i anil-münker (iyiliği emretmesi, kötülükten sakındırması) onu ellerinden kurtardı. Onu rahmet meleklerinin yanına dahil etti.

Ümmetimden birini gördüm; dizleri üzerine oturmuş, onunla Allah arasında hicap var. Güzel ahlakı geldi, elinden tuttu, onu Allah’ın huzuruna girdirdi.

Ümmetimden birini gördüm; sayfası sola uçtu. Allah korkusu (ve Allah’ı sevmesi) geldi, sayfasını yakalayıp sağ tarafa getirdi.

Ümmetimden birini gördüm; mizanı hafif geliyordu. Çok çalışması geldi ağırlaştırdı.

Ümmetimden birini gördüm; cehennemin kıyısında duruyordu. Takva ile hareket etmesi geldi, onu kurtardı, biraz geçti.

Ümmetimden birini gördüm; cehenneme atıldı. Allah için dökülen gözyaşları geldi, onu oradan çıkardı.

Ümmetimden birini Sırat’ta dururken gördüm; hurma dalının titremesi gibi titriyordu. Allah’a olan hüsn-ü zannı (Allah’ı unutmaması ve Allah’ı terk etmemesi) geldi, titremesi durdu. Biraz geçti.

Ümmetimden birini bazen sürünüyor, bazen emekliyor, bazen takılıyor gördüm; bana olan salavatı geldi. Elinden tuttu, onu kaldırdı, Sırat’ı geçti.

Ümmetimden birini cennetin kapısına kadar gelmiş gördüm; kapı içten kapanıyordu. La ilahe illallah şehadeti geldi, kapılar açıldı, onu cennete girdirdi.

* * *


Hayatı boyunca hep güzele çağıran bu sevgili davetçinin cennetten sunduğu şu manzara ile yazımızı sonlandıralım: "Cennete girdim. Kuran sesini işittim. Kim bu okuyan diye sordum. Orada bulunanlar cevaben, Numan oğlu Harise’dir, dediler. Harise’nin içinde bulunduğu nimetin sebebi şudur: O, anasına, babasına karşı çok saygılıdır."

18 Ocak 2008 Cuma Hürriyet
a4h3
Hz. Peygamber’le tartışan kadın!



KURAN-I Kerim’deki 4. surenin adı "Nisa" Suresi’dir. Nisa, kadınlar anlamındadır. Kadınlar Suresi demek. Kuran-ı Kerim’de "rical", yani erkekler anlamında herhangi bir sure yoktur.

Kuran-ı Kerim’de, bazı peygamberlerin isimleri surelere verilmiştir. Yusuf, Yunus, İbrahim veya Lokman (peygamberliği tartışmalıdır) sureleri gibi. Peygamber olan erkekler sureye isim olabilmiştir. Bu genel kuralın tek istisnası "Meryem" Suresi’dir.

Hz. İsa’nın annesi, peygamber olmamakla beraber bir sureye isim olabilmiştir. Peygamber olmayan tek kişiliktir. Kuran-ı Kerim her fırsatta kadını onurlandırmış, ön plana çıkarmıştır. Toplumun gündeminde kalsın diye.

* * *


Kuran-ı Kerim’deki en manidar surelerden biri de 58. sırada yer alan "Mücadele" Suresi’dir. Medine’de inen bu surenin kadınlar açısından anlamlı bir hikáyesi (sebeb-i nüzulu-iniş gerekçesi) vardır. Mücadele, peygamberle tartışan kadın anlamına da gelir. Olay şöyle gelişti:

"Hz. Havle" iman eden bir kadındı. Evs (RA) isimli, sert tabiatlı bir adamla evliydi. Bir gün Evs (RA), karısını boşadı. Bu boşanmayı gerçekleştirirken de eskiden Araplar arasında yaygın olarak yapılan ve "zihar" olarak adlandırılan bir yöntemi kullandı.

Araplar, eşlerinin bazı hassas noktalarını, anneleri-bacıları gibi evlenmeleri yasak olan akrabalarına benzetirlerse bu boşanma sebebi sayılırdı. Evs (RA) de eşine, "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyerek aralarındaki akdini sona erdirmek istedi.

İşte bu olaya muhatap olan Hz. Havle, soluğu Hz. Peygamber’in (SAV) yanında aldı. Hz. Havle tepkiliydi. Hz. Havle yorgundu. Hz. Havle bezgindi. Hz. Havle mağdurdu. Hz. Havle çaresizdi. Çareyi Hz. Peygamber’de (SAV) bulacaktı.

Havle (RA), Peygamber’in (SAV) evine geldi. Efendimiz (SAV) dinliyordu. İsyan edercesine kocasını, Peygamberimize şikáyet etmeye başladı. Şöyle diyordu: "Ey Allah’ın elçisi! Evs, benim malımı-mülkümü yedi. Gençliğimi tüketti. Onun için çocuklar doğurdum. Şimdi ise yaşlandım. Çocuk doğuramaz hale geldim. O da zihar yaparak beni boşadı. Beni ortada bıraktı. Ya Rabbi, halimi sana arz ediyorum. Bu halimi sana şikáyet ediyorum."

Havle’yi büyük bir dikkat ve saygıyla dinleyen Hz. Peygamber (SAV) bir an duraksadı. Sonra, "Bu tür boşamalarla ilgili Rabbimden bana herhangi bir ölçü gelmiş değildir" cevabını verdi. Çünkü O (SAV), Yüce Allah’tan vahiy gelmedikçe kendi heva ve arzusuna göre konuşmazdı. Yüce Allah’ın kendisine müsaade ettiği konular hariç, mutlaka vahiy beklerdi.

Ama çok geçmeden Yüce Rabbimiz, "Halimi sana iletiyorum" diyen bu mağdur kadının yakarışına cevap verdi. Ötelerden, ötelerin de ötesinden cevap geliyordu. Yüce Allah’ın, "Senin sesini, yakarışını, isyanını duydum. Yalnız değilsin, sözün duyulmuştur, gökte yankılanmıştır Havle! Arzu ettiğin konuda sana cevap verilecek ve sen rahatlayacaksın" anlamında ayeti inecektir.

Yüce Rabbimiz, Havle’ye cevap veriyordu. Öylesine bir cevap ki Medine’de yankılanmadık, konuşulmadık ne sokak ne ev bırakacaktı. Günlerce her mekánda Havle’nin yakarışına verilen cevap konuşulacaktı. Havle gibi mazlum ve mağdur bütün kadınlar, bir anlamda "erkeği cezalandıran" bu ayetleri gururla okuyacaklar.

Yüce Allah, karısını bu şekilde boşamak isteyen erkeğe bu işin çirkin olduğunu ilettikten sonra, ya köle azadı, ya iki ay üst üste oruç veya 60 fakiri doyurma cezası verecektir. Eşine dönmenin bedeli olarak. Tekrar eşine yaklaşmak istersen bunu ödeyeceksin. Kadın değil, erkek bunu ödeyecek. Çünkü kadın mağdur oluyordu. Rabbimiz, mağdurun yanında, mazlumun yanında.

"Mücadele" Suresi’nin ilk ayetleri indiğinde yüzü sevincinden ay gibi parlayan Peygamberimiz (SAV), Havle’yi çağıracak ve "Seni müjdelerim Havle! Allah senin sesini duymuştur" dedikten sonra ilk ayeti okuyacaktır: "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikáyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir." (Mücadele 58, 1)

Hz. Havle bugün bile horlanmış, zorlanmış, terk edilmiş, önemsenmemiş, gençliğinden sonra kenara itilmiş bütün kadınların ortak isyanı olmuştur. Sembol olmuştur. Önemsenmediklerini zanneden kadınlara, "Hayır, Rabbiniz sizi önemsiyor. Rabbiniz sizin adınıza zulmeden erkeğe dünyada cezalar getirdiği gibi ahirette de hesap soracak". Üzülmeyin, sesinizi Rabbiniz duyuyor, halinizi görüyor cevabıdır Mücadele Suresi.

* * *


Yıllar geçer. İki büklüm bir kadın Medine çarşısında Hz. Ömer’in önüne geçer. Bir şey sorar. Uzun boylu Hz. Ömer eğilir, diz çöker. Ellerini kadının omzuna koyar. Söyle nine der. Kadın dakikalarca konuşur, Hz. Ömer dinler. Medine’nin lider kadrosu ise hayret içindedir. Bu ihtiyar nineye bu kadar zaman feda edilir mi(!). Nihayet kadın anlatacağını anlatır ve gider. Hz. Ömer doğrulur.

Orada bulunanlardan biri, "Ey müminlerin emiri! Şu Kureyş’in liderlerini şu nine için o kadar bekletmeye değer miydi" diye sorunca Hz. Ömer hışımla döner. Herkesin duyacağı bir ses tonuyla: "Ne diyorsun! Yazık sana. Bu kadın Havle’dir. Allah (CC) yedi gök ötesinden onu duydu, hakkında ayet indirdi de Ömer mi onu dinlemeyecek. Vallahi bütün bir gün beni tutsaydı, öylesine duracaktım. Problemini halletmeden gitmeyecektim."

25 Ocak 2008 - Hürriyet
Asıl içeriğin sadece basit bir görünümüdür. Resimlendirilmiş tam halini görüntülemek için lütfen, buraya tıklayınız.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.